Ana içeriğe atla

Nitelikli

Dolunay

  “Üzgünüm bahar Çok sevdiğim için ağlıyorsun bu mevsim Bir bahçe var içimde. Güneşimi çalacak kara bir bulut beliriyor önce üzerinde nereye gitsem benimle geliyor, Sanki saçlarımdan bir tutam,  Hep benimle...  Sonra gece oluyor,  Gözlerinin içi gülüyor Ay'ın Gökyüzümden dökülüyor kara bulutlar onu izlerken... Gülüşüyle ağlıyorum sevinçten; Bir kasırga oluyor yağan yağmur...  Ona ulaşamayışımın çaresizliği ile hırpalıyor beni bir çift el, Düşlerimin yakasına yapışan o eller benimkiler.. Saatler tokmaklarıyla uykumu kovalarken korkularımın üzerini örtüyor, Gece gündüze kavuşmadan önce; dualar yolluyorum semanın Sahibine  Ve eğer o ağlarsa dökülüyor birer birer ağaçların yaprakları  Yüzünde solan çiçek güze çeviriyor baharı  Koşamadığım yollarda dolaşan hayalet bir yankı oluyor sesim... Dağlarca uzaktan nasıl kollarımı kavuşturabilirim...” . . Gülden Eren

Yirmi Beş Yıldır Havanda Su Dövüyor! -Vanya Dayı'dan Alıntılarla 2.-

Loading

 


“Biliyor musunuz, Marnia, kırda veya gölgeli bahçede gezerken o kadar mutlu oluyorum ki, şu masaya bakarken bile gönlüm sınırsız bir mutlulukla dolup taşıyor. Hava büyüleyici, kuşlar cıvıldıyor, huzur ve rahatlık içerisinde yaşayıp gidiyoruz… İnsan daha ne ister?’’

“İnsan daha ne ister?” İnsan ne istiyor? Daha doğrusu, insan neyi istemiyor ki? Düşünelim… İnsan tatmin olmak istemiyor. İnsan paylaşmak istemiyor. İnsan her şeyin ‘en iyisini’ istiyor. Dolayısıyla ‘eskiyenleri’ istemiyor. Peki ya nedir ‘en iyisi’ ve ‘eskiyen’? Bir arabanın son çıkan modeli, bir kıyafetin moda olmuş hali… Evin daha lüksü, saray gibi...

Tüm bunlardan ne kadarının kalıcı olacağıysa belki de sorulması gereken asıl soru olabilir. Saray gibi evinin içinde ne kadar barınabilirsin? Son model arabanla ne kadar yer gezecek ve kıyafetlerini ne kadar süre giyebileceksin? İnsan yıllar geçtikçe elden ayaktan düşer, sağlığı bozulmaya başlar. Aynaya daha az bakmak ister, geçmişe özlem, keşke’ ler ve pişmanlıklar. Bazense yaşı henüz gençken veda eder kurduğu hayallere. Ve kimse kendisinin ne zaman öleceğini önceden kestiremez. Ölümcül hastalığa tutulan kişi, o hastalığın onun başına geleceğini çoğu zaman bilemez, ya da bilmek istemez. Bu durumda, hayatını kendisine veren ve alan olmayan insan, dünyada neyi almanın ve neyi vermemenin peşindedir?

Elbette konforlu bir hayat, herkesin emeği kadarınca yaşamayı hak ettiği, hatta yaşaması en çok dilenendir. Olmalıdır da. Öyleyse acaba insan nerede yanılıyor olabilir? Nerede elleri arasındaki hayat ipini gereksiz bir kuvvetle asılmaya başlıyor? Ve o ip bir gün güçsüz düşmesiyle elleri arasından kayıyor, kopuyor. Ya da ipin ucuna birilerine ya da bir şeylere verip onun evcil hayvanı oluyor...

 “İp elleri arasından kayar.” Çünkü insan sandığı kadar özgür değildir belki de. Mesela, nasıl var olduğunu açıklamaya çalışırken cümlenin sonunu getiremez veya sorulan soruların bazıları ‘uzman olduğu alandan’ değildir, cevap veremez. Öyleyse insanın aklı sınırlı bir kapasiteye sahiptir, aynı kulaklarının duyuşu, gözlerinin görüşü gibi… Bu harikulade tasarlanmış varlık, eğer kendi gerçekliğini tanırsa, kendisinde niçin özelliklerinin belirli bir limit üzere olduğunu ve söz konusu bir ‘limit’ bir ‘ölçü’ varsa, bunu koyan ölçüsüz, uçsuz bucaksız bir kuvvetin olduğunu -nitekim cihazatları bu kanıya varması için yeterli donanıma sahiptir- kabul etmesi gerekir. Neden mi? Evet insan bir noktaya kadar çaba sarf edebilecektir ama istekleri hiç bitmez. Hayal gücü devamlı gelişmekte, teknolojiyi beraberinde götürmekte ve daha fazlası için planlar yapmaktadır. İnsan cihazındaki bu sonsuza uzanan yükleme acaba sebepsiz yere var olmuş olabilir mi?

 İçerisinde taşıdığı hisler ve fikirler ona, ‘onun için’ vaat edilenleri anlatıyor, hizmet etmesi gereken amaç için ona ödevler veriyor olabilir mi? Acıkma özelliği yiyeceklerle cevap bulan, uykusuz kaldığında uyuyarak enerji toplayan, nefes alması gerekiyorken onun için olan havadan faydalanan… Bu insan, yalnızca kendisine dönüp bakarak dahi, bu dünyadan ve zamanını bilmeksizin sonlanan hayatından yol çıkarak; daha uzun bir yolcuğun seçilen kişisi olduğunu düşünebilir mi? Hem niçin düşünen bir biz varız şu koca evrende? Bir balık ya da bir maymun kadar akılla, ruhla, donanımla gelip gidemez miydik?

İnsan daha ne ister? Neden ister? Ve gerçekte bunları nerede bulacaktır?

“…Durmak bilmeden talihsizliğinden yakınıyor ama, aslına bakılacak olursa, inanılmaz derece de şanslı… Ama şu işe bak ki yirmi beş yıldır sanat üzerinde yazıyor olmasına rağmen sanat hakkında hiçbir şey bilmiyor!

…Başkalarının… düşünceleri üzerine düşünüp duruyor. Yirmi beş yıldır bilgin kişilerin çoktandır bildiği ve aptallarınsa hiç umrunda olmayan konular üzerine yazıyor; yirmi beş yıldır havanda su dövüyor. Bütün bu zamandır takındığı şu küstahlığa, şu kendini beğenmişliğe bakın!”

 

Gülden EREN

Yorumlar

Popüler Yayınlar