Nitelikli
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Pirincipium*
Kitabın adı ''İnsanın Anlam Arayışı'' yazarı Avusturyalı bir psikiyatr olan Viktor
E. Frankl. ‘’Üçüncü Viyana Okulu’’ ve logoterapinin kurucusu olmakla beraber
varoluşçu terapinin en önemli isimlerindendir. İkinci Dünya savaşı sürecinde
toplama kamplarında yaşadıklarını kendi psikiyatri öğretisi bağlamıyla ‘İnsanın
Anlam Arayışı’ kitabını geniş kitlelere sunmuştur. Kitap166 sayfadır ve
‘toplama kampı deneyimleri’, ‘genel ilkleleriyle logoterapi’, ‘Trajik bir
iyimserlik’ şeklinde üç bölümden oluşmaktadır.
Kitabın ilk bölümünde tutukluların geçirdiği üç
evere ele alınmıştır: Şok belirtisinin gerçekleştiği evre/Auschwitz’e varış, duygu
yitimi/nisbi duyarsızlık/kamp yaşantısı ve kamp sonrası sevinçten delirmenin
yanında yazarın dediği üzere kişiliksizleşme evresi. 2. Bölüm de logoterapi
konu edilirken 3. Bölümde bir tartışma metni bulunmaktadır.
Frankl kitapta başlarda bir tutuklu için toplama
kampı yaşamının nasıl bir deneyim olduğunun üzerinde durmuş. Bir tarafta
kamptaki varoluş mücadelesinde tüm ahlak değerlerini yitiren, her türlü kötülüğü
yapabilecek potansiyele sahip olanlar; diğer taraftaysa tinsel başarıya ulaşan
kimseler vardı. Tinsel yaşamları derinleşen insanlar zengin entelektüel yaşama
alışmış duyarlı insanlardı. Bu insanlar fiziksel olarak daha çok acı çekmiş
olsalar bile benliklerinin maruz kaldığı hasar daha azdı.
Frankl zaman
zaman eşinin hayaliyle konuştuğundan bahsediyor kitapta. Böylece insanın
özleyebileceği en yüksek ve nihai hedefin sevgi olduğunu söylüyor. ‘’Sevgi,
sevilen insanın fiziksel varlığının çok çok ötesine geçer. Sevgi en derin
anlamını insanın tinsel varlığında bulur’’: bundandır sevilen kişinin gerçekte
orada olup olmaması ya da yaşayıp yaşamaması bir anlamda önemli değildir der.
Geçmişlerinden akıllarına gelen bazı günlük rutin
hatıralar tutukluları ağlatıyordu. Bir yandan da içerisinde oldukları dehşeti
unutmak için kendi aralarında etkinlikler düzenliyor şarkılar söylüyor şiirler
okuyor ve mizaha başvuruyorlardı. Toplama kampındaki insanlar, kendilerine
gösterilen ufacık bir merhamete karşı bile minnet duyuyorlardı. Neredeyse tamamen
duyarsızlaşmalarına rağmen, haksızca maruz kaldıkları muameleler onların çok
gücüne gidebiliyordu.
Bence yazarın sorduğu temel soru ‘insan özgür müdür?’:
‘’Belli bir ortama yönelik davranış ve tepkiler bağlamında tinsel bir özgürlük
yok mu? İnsanın, birçok koşullanmanın ve çevresel –ister biyolojik, ister
ruhsal ya da toplumsal yapıda olsun- etkenin bir ürünü olduğuna inanmamızı
isteyen teori doğru mudur? İnsan, bu koşullar karşısında hiçbir eylem
seçeneğine sahip değil midir?’’ yazar sorduğu soruların cevabını şu şekilde
cevaplandırıyordu: ‘’Birçok durumda kahramanca olan ve duygu yitiminin
üstesinden gelinebileceğini, sinirliliğin bastırılabileceğini gösteren
yeterince örnek vardır. İnsan, böylesine korkunç, ruhsal ve fiziksel stres
koşulları altında bile, ruhsal özgürlüğünü ve zihinsel bağımsızlığını az da
olsa koruyabilmektedir.’’
‘’Toplama kamplarında yaşayan bizler, o kamptan bu
kampa koşan, ellerindeki son ekmek kırıntılarını vererek başkalarını teselli
etmeye çalışan insanları anımsayabiliriz. Sayıları az olabilir, ama bu bile,
bir insandan bir şeyin dışında her şeyin alınabileceğini yeterince gösterir:
insan özgürlüklerinin sonuncusu; yani, belirli koşullarda insanın tutumunu
belirlemesi, kendi yolunu seçmesi.’’
‘’Beni korkutan tek bir şey var: acılarıma
değmemek.’’ Demiş Dostoyevski, Frank bu ifadeyi bize şu sözlerle açıklıyor:
‘’…şiddetli kendini koruma kavgasında kişi, kendi insan onurunu unutup bir hayvan
düzeyine inebilir. Burada, insanın, zor bir durumun sunduğu ahlaki değerlere
ulaşma fırsatlarından yararlanma ya da vazgeçme arasındaki seçimi yatmaktadır.
Bu da, o insanın acılarına değip değmediğini belirler.’’Frankl insanın hayatını
anlamlı kılan şeyin -insanın elinden alınmayan- ruhsal özgürlüğü olacağını
söylüyor. İnsanın hayatı anlamlı ise acıları da anlamlı olmalıdır: ‘’Acı ve
ölüm olmaksızın insan tamamlanmış olmaz.’’
İnsanın yaşama dair sorular sormayı bırakıp hayatın ona
sorduğu soruları cevaplandırması gerektiğinden bahsediyor yazar. Her insanın
biricik olduğu, bu sebeple hayatın anlamının da kişilere göre, devamlı
değişmekte olduğunu. Soylu ve soysuz olmak üzere iki insan ırkı olduğundan,
bunların gruplar içinde karma şekilde bulunduğundan bahsediyordu. Ve en sonunda
3. Evreye ulaşan tutuklular nihayetinde tanrıdan başkasından korkmaları gerekmediği
duygusunu deneyimleyeceklerdi.
Benim kitap hakkındaki düşüncelerim: İnsanların toplama kampındaki şartlar gibi dehşet verici koşullara maruz kalmasına rağmen benliğini biraz olsun koruyabilmesi hayret vericiydi. İnsanın diğer her varlıktan daha farklı oluşu hayaller kurabilmesi, geçmişe ve geleceğe düşünsel yolculuklar yapabilmesi; umut edebilmesi, yaşadığı acılara anlam yükleyebilmesi, sevinç dolu anılarını hatırlayarak tekrar tekrar mutlu hissedebilmesi… Tüm bunlar bana göre insanın varoluşunun ardında bir neden olmasının gerekliliğine işaret ediyor. İnsan bunca akıl erdirmesi zor mekanizmalarla donatılmışken, sonsuz diyerek tanımladığımız evrenin tek yaşam olduğu bilinmekte olan gezegenine yerleştirilmişken… Tüm bunların öylesine ya da tesadüfen olması da asıl akıl erdirilemez şey olurdu. Hayatının bir amaç uğruna olduğunu kavrayan insan neden sorusuna cevap bulmakta güçlük çekmeyecektir.
Hayat devam ederken yaşadıkları zorluklar içinse Nietszche’nin dediği üzere ''Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıl’a katlanabilir.’’ Yaşamı anlamını keşfetmenin üç yolu olduğunu söyler Frankl: Bir iş yapmak-eser bırakmak, bir şey yaşayarak- bir insanla etkileşerek, kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek. 2. Yola; güzellikle doğrulukla bir şey yaşamak, doğayı ve kültürü yaşamak ve son olarak da bir insanı yaşamak der. Yani onu sevmek... Sevginin bir kişinin özünü farkına varmanın tek yolu olduğunu söyler. Bence sevgi varoluşun altında yatan sebebe işaret eder. Sevgi en çokta ilahidir. Ben bir yaratıcıya inanırım ‘hayatın anlamı’ demenin getirisi denebilecek bir sebeple ve o yaratıcı yarattığı her şeyi sevgisinden yaratmıştır. Bir şairin şiiri, bir ressamın resmi gibi ama çok daha akıl almaz ve aşkın bir şekilde. 3. Yol için ise acıya yüklenecek anlamdan söz etmiş yazar. Yazarın dediği gibi, bence de acılarımızın bir anlamı yoksa hayatta kalmanın da bir anlamı olmayacaktır.
Hepimiz bir
gayenin peşinden gideriz hayatta. Takip etmeyi seçtiğimiz gaye bizim hayatımıza
yüklediğimiz anlam olacaktır. Bir işe inanan kişi o mesleği elde etmek için
çabalar, bir ev ya da eş ise ona yatırım yapar. Ama benim sorum tüm bunların
nasıl sonsuzluğu arzulayan bir sevgi için tatmin edici olabileceğidir? Sevgi,
benim lügatımda daima arzuladığı şeyin ölümsüz olmasını ister, tükenmemesini.
Daha iyisinin olmamasını... Evet, sevgi mükemmeliyetçidir de. Kusurlarına
rağmen birini sevmek de tam da bu mükemmelliktendir. Aksi düşünülemez. Sevilen
nesne ya da kişi olabileceğin en iyisidir. Elbet hayat yolculuğumuzda bir
şeylere sevgi besleyeceğiz, kalbimizin de bir anlamı olmalı bu dünya için. Peki
ya en sonunda hiç olacak bir hayat da gerçekten anlamdan söz edebilir miyiz? Bana
göre hayatta sevmenin formülü; sevgimize, sevdiğimiz her şeye, yükleyeceğimiz
anlamda gizlidir. Çünkü insanların öylesine peşinden koştuğu hiçbir şey onlara uzun
vadede huzuru vermemiştir. Hayatın anlamından bahsetmek için baş ve son bize
yetmez. Öyleyse belki de bu mükemmel varoluşun ardında finis** dediğimiz
aslında yeni bir ‘başlangıçtır.’
Gülden EREN
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar

Yorumlar
Yorum Gönder