Ana içeriğe atla

Nitelikli

Dolunay

  “Üzgünüm bahar Çok sevdiğim için ağlıyorsun bu mevsim Bir bahçe var içimde. Güneşimi çalacak kara bir bulut beliriyor önce üzerinde nereye gitsem benimle geliyor, Sanki saçlarımdan bir tutam,  Hep benimle...  Sonra gece oluyor,  Gözlerinin içi gülüyor Ay'ın Gökyüzümden dökülüyor kara bulutlar onu izlerken... Gülüşüyle ağlıyorum sevinçten; Bir kasırga oluyor yağan yağmur...  Ona ulaşamayışımın çaresizliği ile hırpalıyor beni bir çift el, Düşlerimin yakasına yapışan o eller benimkiler.. Saatler tokmaklarıyla uykumu kovalarken korkularımın üzerini örtüyor, Gece gündüze kavuşmadan önce; dualar yolluyorum semanın Sahibine  Ve eğer o ağlarsa dökülüyor birer birer ağaçların yaprakları  Yüzünde solan çiçek güze çeviriyor baharı  Koşamadığım yollarda dolaşan hayalet bir yankı oluyor sesim... Dağlarca uzaktan nasıl kollarımı kavuşturabilirim...” . . Gülden Eren

'İnsan Neyle Yaşar’ Kitabı Üzerine

Loading

 


‘’Kitabın yazarı Rus asıllı Lev Nikolayeviç Tolstoy(1828-1910). Eserlerinde kendi ülkesinin toplumsal siyasal çalkantılarını, halkının yaratılışını, yaşayışını büyük bir ustalıkla ele almıştır. Gerçekçi edebiyatın en büyük temsilcilerindendir.’’

Kitap ismi: İnsan Neyle Yaşar. Yayınevi: İndigo kitap. Yayınevinde ilk baskı yılı: 2017

Kitap da dört adet hikaye vardır. Hikayelerinde insanın özündeki iyilik, açgözlülük, hırs ve sevgiyi ele alır.

1.      Hikaye: İnsan Neyle Yaşar

Simon kıt kanaat geçinen, tüm parası ancak eve yemek almaya yeten bir kunduracıdır. Bir gün çok istediği kabanını alamamış olmanın kederiyle içmiş eve dönerken tapınağın arkasında çırılçıplak bir insan görür, korkar ve oradan uzaklaşmaya başlar. Ancak vicdanının rahatsız olmasıyla adamın yanına geri döner. Adama üzerindeki kabanıyla keçe çizmelerini verir ve onu evine götürür. Simon’un eşi Matryona ona çok kızar ve epeyce söylenir. Simon: ‘’…Kızma Matryona. Günah… İçinde hiç mi Tanrı sevgisi yok?’’ şeklinde cevap verir. Ardından Matryona yabancıya karşı yumuşar ve yabancı bunu fark ederek ona gülümser. Simon’un kunduracı dükkanında çalışmaya başlayan Michael her şeyi çabucak öğrenir. Bir gün bir adam onlara çok pahalı olduğunu söyleyerek onları tehdit ederrek bir deri verir ve ondan bir çizme yapmalarını ister. Simon bu görevi Michael’a verir. Ancak Michael o deriden bir ayakkabı değil bir terlik yapar. Bunu gören Simon mahvolacaklarını düşünürken ayakkabı yaptırmalarını isteyen adamın uşağı gelir ve adamın öldüğünü söyler. İstenilen ayakkabı yerine bir terlik yapmalarını ister. Bir yıl geçer ve kunduracı dükkanına bu defa yanında iki küçük kız çocuğuyla bir kadın gelir. Kadın onlara birer çift ayakkabı yaptırmak ister. Simon’la kadın arasında bir sohbet başlar ve Simon kızların o kadının çocukları olmadığını öğrenir. Kadın, kızlardan ‘’hayatının neşe kaynağı’’ olarak bahseder. Kadının kendi oğlunun ölmesiyle beraber ona sırdaş olan bu çocuklar onun evlatlıklarıdır: Bu olayın ardından Michael artık Tanrının onu affettiğini söyler ve gitmeye hazırlanır. Michael küçük kızların annelerinin canı almak istememiş çocukların anneleri olmadan yaşayamayacağını söylemiştir. Bu yüzden Tanrı Michael’ı üç doğruyu öğrenmesi için göndermiştir: ‘’İnsanın içinde ne vardır? İnsana ne verilmemiştir? İnsan neyle yaşar?’’ Simon ve eşinin merhametinde Tanrıyı gördüğü için gülümsemiştir. Ve böylece insanın içinde ‘’sevgi’’ olduğunu öğrenmiştir. Kunduracıya ayakkabı yaptırmak için gelen ve sonradan öldüğünü öğrendikleri adamın yanındaki ölüm meleğini o sırada görmüştür ve anlamıştır ki insana verilmeyen şey ‘’kendi ihtiyaçlarının ne olduğu bilgisi’’dir. En son ise kızlarına ayakkabı yaptırmaya gelen kadının kendinin olmayan çocuklara nasıl sevgi gösterdiğini ve onlar için ağladığını gördüğünde tüm insanların kendilerine baktıkları için değil, ‘’sevgi sayesinde yaşadıklarını’’ öğrenir. Ve ekler:

‘’Hiçbir insan akşam olduğunda bedeni için bir çizmeye mi yoksa naaşı için terliğe mi ihtiyacı olacağını bilemez’’

‘’Seven kişi, Tanrı’ya yaklaşır ve Tanrı ona yaklaşır. Çünkü sevgi Tanrı’nın ta kendisidir.’’

Eğer sevgi insanın içindeyse ve insanlar bunu sayesinde yaşıyorlarsa ve Tanrı insanları birlikte olabilmeleri için tek başlarına neye ihtiyaçları olduğu bilgisini vermeden yarattıysa Tanrı’nın yarattıklarını sevgisinden yarattığını söyleyebiliriz. Aynı bir ressamın eserine duyduğu ilgi alaka, bir şairin nakış nakış işleyerek şiirine verdiği özen, bir şarkıcının sesinin güzelliğini diğer herkesin duymasını istemesi gibi; Tanrı da yarattıklarının kendi gücünü ve diğer tüm sıfatlarını bilmesini istemiş ve onlara her şeyden çok kıymet vermiştir. Onlara yoktan varlık ve o varlıktan bir sonsuzluk bahşetmiştir. Onlara verdiği tüm inanılmaz güzelliklerin yanında onlardan O’nu tanımalarını ve sevgiyle yaşamalarını istemiştir. Böylece bir sınamaya tabi tutarken onların bu sorulara vereceği her cevabı yine onlar için mutluluk olarak bahşetmiştir. Öyleyse Tanrı’nın kanunu yüce bir sevgiyle sevmek ve vefalı olmaktan geçiyordur. İnsan kendi canın sahibi değildir: Kendisini var etmeye güç yetiremezken yalnız kendi fikir ve arzularıyla yaşayacağı bir hayat; onun vefasızlığını ve var oluşunun amaçsızlığa savrulmasıyla birlikte oyalandığı yalnızca ‘kısalığıyla meşhur olan’ dünya hayatına talip oluşunu anlatacaktır. Böylece Tanrı’nın koyduğu kanunu çiğnemesi dolayısıyla, dünyada kendi planıyla yaşama yolunda her soluğunu tatminsizlikle alırken; sadece bu dünyadaki hayatında değil, doğru bir şekilde cevaplandırmadığı sınavının sonuçlarıyla da mutsuz sonsuzluğa kavuşacaktır.

2.      Hikaye: Üç Soru

 Bir gün bir kral, her hareketi için doğru zamanın ne zaman olduğunu, kimlerin en önemli insanlar olduğunu ve yapması gereken en önemli işin ne olduğuna nasıl karar vereceğini öğretene bir ödül vereceğini duyurur. Sonrasında ise verilen cevapları kabul etmez ve kimseye ödül vermez. Bir münzevinin yanına halktan bir insan gibi gider ve ona aynı soruyu sorar. O sırada münzevinin yerine çapayla beraber uzun saatler boyu çalışır. Yanlarına yaralı bir adam gelir. Onun hayatını kurtarırlar. Adam kralı öldürmek isteyen bir düşmanıyken kralın onun hayatını kurtarmasıyla artık onun kölesi olmaya hazır olduğunu söyler. Münzevinin cevabı: ‘Tek bir önemli zaman vardır, o da şuan! ... Çünkü üzerinde gücümüzü kullanabileceğimiz tek andır. En önemli insan birlikte olduğun insandır çünkü kimse bir başkasıyla ilişkisi olup olmayacağını önceden bilemez. Ve en önemli iş de o kişiye iyilik yapmaktır çünkü insan yeryüzüne yalnız bunun için gönderilmiştir.’’

Tek bir zaman varsa ve o da ‘şuan’sa, insanların en çok kıymet vermesi gereken şuan onlarla olan insanlarsa ve en önemli iş de o kişilere iyilik yapmaları ise: İnsan geçmişten gelen pişmanlıklarını ve gelecekte olabileceklerin endişelerini kendine yük edindiği için güçsüz düşüyordur. Çaresiz hissetmesiyle de an’a sıkışıp kalırken çokça zaman kaybediyordur... Oysa an’ı değil an’da yaşarsa, hayatındaki insanlarla ilişkilerine kıymet verir ve onlardan kıymet görürse hayatının kendiliğinden yoluna koyulduğuna şahit olacağı söylenebilir mi?

3.      Hikaye: Surat’ın Kahve Dükkanı

Hikaye bir grup farklı ırklardan ve dinlerden insanın kimin inancını daha üstün olduğu hakkında tartışmasıyla başlar. Zeki bir adam olan kaptanın ve konfüçyüs’ün öğrencisi çinli adamın en son yaptıkları konuşmayla sona erer.

‘’Ayağınızın altındaki zemin yerine, gökyüzüne bakarsanız, tüm bunları anlar ve güneşin sadece siz ve sizin ülkenizi aydınlatmadığının görürsünüz.’’

‘’İnsanların arasındaki fikir ayrılıklarına ve hatalara sebep olan şey kibirdir.’’

Kendisine ait olanları ve ait olmayı seviyor insanoğlu. Ve tam da bu yüzden kendisini gerçekten sevemiyor olsa gerek. Kendisini sevemediğindeyse bir başkasını sevmesi mümkün olmuyor. Oysa hiçbir şeye sahip olmadığını sadece ‘olduğunu’ ve bir gün ‘olmayacağını’ hatırlar, yani onun orada olmadığı bir yere mesela gökyüzüne bakarsa; herkesin kendisini özel ve tek sandığı dünyanın  ‘herkes’ için olduğunu, dolayısıyla aslında hiçbir şeyin yalnız ‘kendisi’ için olmadığını görecektir. Her şey ‘herkes’ içindir ve eğer insanlar tek bir gökyüzüne sahipse; birlikte gün doğumunu ve gün batımını izlemeyi öğrenmeleri gerekir.

‘’Bir insan tanrı kavramını ne kadar iyi bilirse, onu o kadar iyi anlar. Ve onu ne kadar iyi anlarsa, ona kendini daha yakın hisseder. Onun iyiliğini, bağışlayıcılığını ve insan sevgisini taklit eder.’’ Eğer insan, Tanrı’yı dolayısıyla neden var olduğunu anlarsa sebepler ve sonuçlar birbirini tamamlayacak, cevaplanan sorular sayesinde kendisini kötülüğe götürebilecek her yanlışın üstesinden sevgiyle gelebilecek gücü kendinde bulacaktır.

4.      Hikaye: İnsana Ne Kadar Toprak Lazım?

Zengin olan Pahom’un toprak kazanma hırsını konu alıyor. En sonunda bir arazinin ne kadarının onun olacağına gidip kendisinin karar vermesini istedikleri bir anlaşma yapar. Gitmeli, onun olmasını istediği alanı işaretlemeli ve gün batmadan geri dönmelidir. Hırsından son ana kadar koşturur durur ve en sonunda geri döner ama artık ölmüştür. Pahom’u içine sığabileceği kadar bir mezar kazar ve gömerler. Pahom’un ihtiyacı olan toprak parçası yalnızca bir metre seksen santimetredir.

‘’Kefenin cebi yoktur’ sözünü duymuştur pek çok kişi; işte tam da bu şekilde insan geçici olanların farkında olmaz, bir gün bu dünyada bırakacağı her şeye ‘son’un ötesinde bir mana yüklemeyecek olursa; var olduğu tüm zaman ancak ‘’ölümün peşinden koşmasını’’ anlatacaktır. Oysa ölüm zaten insanı hayatı boyunca bir gün ansızın yakalamak için kovalar durur. Öyleyse ölüme koşan insan manayı kaybetmiş, Tanrı’dan başkasına köle olmuştur. Tanrı’ya köle olmayan insanın sonu da elbette kendisi gibilere ve kendisinden de aciz olanlara kulluk yaparak zelil ve zebil olmak olacaktır.



 Gülden EREN

Yorumlar

Popüler Yayınlar