Nitelikli
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
'İnsan Neyle Yaşar’ Kitabı Üzerine
‘’Kitabın yazarı Rus asıllı Lev Nikolayeviç Tolstoy(1828-1910).
Eserlerinde kendi ülkesinin toplumsal siyasal çalkantılarını, halkının
yaratılışını, yaşayışını büyük bir ustalıkla ele almıştır. Gerçekçi edebiyatın
en büyük temsilcilerindendir.’’
Kitap ismi: İnsan Neyle Yaşar. Yayınevi: İndigo
kitap. Yayınevinde ilk baskı yılı: 2017
Kitap da dört adet hikaye vardır. Hikayelerinde
insanın özündeki iyilik, açgözlülük, hırs ve sevgiyi ele alır.
1.
Hikaye:
İnsan Neyle Yaşar
Simon kıt kanaat geçinen, tüm parası ancak eve yemek
almaya yeten bir kunduracıdır. Bir gün çok istediği kabanını alamamış olmanın
kederiyle içmiş eve dönerken tapınağın arkasında çırılçıplak bir insan görür, korkar
ve oradan uzaklaşmaya başlar. Ancak vicdanının rahatsız olmasıyla adamın yanına
geri döner. Adama üzerindeki kabanıyla keçe çizmelerini verir ve onu evine
götürür. Simon’un eşi Matryona ona çok kızar ve epeyce söylenir. Simon:
‘’…Kızma Matryona. Günah… İçinde hiç mi Tanrı sevgisi yok?’’ şeklinde cevap
verir. Ardından Matryona yabancıya karşı yumuşar ve yabancı bunu fark ederek
ona gülümser. Simon’un kunduracı dükkanında çalışmaya başlayan Michael her şeyi
çabucak öğrenir. Bir gün bir adam onlara çok pahalı olduğunu söyleyerek onları
tehdit ederrek bir deri verir ve ondan bir çizme yapmalarını ister. Simon bu
görevi Michael’a verir. Ancak Michael o deriden bir ayakkabı değil bir terlik
yapar. Bunu gören Simon mahvolacaklarını düşünürken ayakkabı yaptırmalarını
isteyen adamın uşağı gelir ve adamın öldüğünü söyler. İstenilen ayakkabı yerine
bir terlik yapmalarını ister. Bir yıl geçer ve kunduracı dükkanına bu defa yanında
iki küçük kız çocuğuyla bir kadın gelir. Kadın onlara birer çift ayakkabı
yaptırmak ister. Simon’la kadın arasında bir sohbet başlar ve Simon kızların o
kadının çocukları olmadığını öğrenir. Kadın, kızlardan ‘’hayatının neşe
kaynağı’’ olarak bahseder. Kadının kendi oğlunun ölmesiyle beraber ona sırdaş
olan bu çocuklar onun evlatlıklarıdır: Bu olayın ardından Michael artık
Tanrının onu affettiğini söyler ve gitmeye hazırlanır. Michael küçük kızların
annelerinin canı almak istememiş çocukların anneleri olmadan yaşayamayacağını
söylemiştir. Bu yüzden Tanrı Michael’ı üç doğruyu öğrenmesi için göndermiştir:
‘’İnsanın içinde ne vardır? İnsana ne verilmemiştir? İnsan neyle yaşar?’’ Simon
ve eşinin merhametinde Tanrıyı gördüğü için gülümsemiştir. Ve böylece insanın
içinde ‘’sevgi’’ olduğunu öğrenmiştir. Kunduracıya ayakkabı yaptırmak için
gelen ve sonradan öldüğünü öğrendikleri adamın yanındaki ölüm meleğini o sırada
görmüştür ve anlamıştır ki insana verilmeyen şey ‘’kendi ihtiyaçlarının ne
olduğu bilgisi’’dir. En son ise kızlarına ayakkabı yaptırmaya gelen kadının
kendinin olmayan çocuklara nasıl sevgi gösterdiğini ve onlar için ağladığını gördüğünde
tüm insanların kendilerine baktıkları için değil, ‘’sevgi sayesinde
yaşadıklarını’’ öğrenir. Ve ekler:
‘’Hiçbir insan akşam olduğunda bedeni için bir
çizmeye mi yoksa naaşı için terliğe mi ihtiyacı olacağını bilemez’’
‘’Seven kişi, Tanrı’ya yaklaşır ve Tanrı ona
yaklaşır. Çünkü sevgi Tanrı’nın ta kendisidir.’’
Eğer sevgi insanın içindeyse ve insanlar bunu
sayesinde yaşıyorlarsa ve Tanrı insanları birlikte olabilmeleri için tek
başlarına neye ihtiyaçları olduğu bilgisini vermeden yarattıysa Tanrı’nın
yarattıklarını sevgisinden yarattığını söyleyebiliriz. Aynı bir ressamın
eserine duyduğu ilgi alaka, bir şairin nakış nakış işleyerek şiirine verdiği
özen, bir şarkıcının sesinin güzelliğini diğer herkesin duymasını istemesi
gibi; Tanrı da yarattıklarının kendi gücünü ve diğer tüm sıfatlarını bilmesini
istemiş ve onlara her şeyden çok kıymet vermiştir. Onlara yoktan varlık ve o
varlıktan bir sonsuzluk bahşetmiştir. Onlara verdiği tüm inanılmaz
güzelliklerin yanında onlardan O’nu tanımalarını ve sevgiyle yaşamalarını
istemiştir. Böylece bir sınamaya tabi tutarken onların bu sorulara vereceği her
cevabı yine onlar için mutluluk olarak bahşetmiştir. Öyleyse Tanrı’nın kanunu
yüce bir sevgiyle sevmek ve vefalı olmaktan geçiyordur. İnsan kendi canın sahibi
değildir: Kendisini var etmeye güç yetiremezken yalnız kendi fikir ve
arzularıyla yaşayacağı bir hayat; onun vefasızlığını ve var oluşunun
amaçsızlığa savrulmasıyla birlikte oyalandığı yalnızca ‘kısalığıyla meşhur olan’
dünya hayatına talip oluşunu anlatacaktır. Böylece Tanrı’nın koyduğu kanunu
çiğnemesi dolayısıyla, dünyada kendi planıyla yaşama yolunda her soluğunu
tatminsizlikle alırken; sadece bu dünyadaki hayatında değil, doğru bir şekilde
cevaplandırmadığı sınavının sonuçlarıyla da mutsuz sonsuzluğa kavuşacaktır.
2. Hikaye: Üç Soru
Bir gün bir
kral, her hareketi için doğru zamanın ne zaman olduğunu, kimlerin en önemli
insanlar olduğunu ve yapması gereken en önemli işin ne olduğuna nasıl karar
vereceğini öğretene bir ödül vereceğini duyurur. Sonrasında ise verilen
cevapları kabul etmez ve kimseye ödül vermez. Bir münzevinin yanına halktan bir
insan gibi gider ve ona aynı soruyu sorar. O sırada münzevinin yerine çapayla
beraber uzun saatler boyu çalışır. Yanlarına yaralı bir adam gelir. Onun
hayatını kurtarırlar. Adam kralı öldürmek isteyen bir düşmanıyken kralın onun
hayatını kurtarmasıyla artık onun kölesi olmaya hazır olduğunu söyler. Münzevinin
cevabı: ‘Tek bir önemli zaman vardır, o da şuan! ... Çünkü üzerinde gücümüzü
kullanabileceğimiz tek andır. En önemli insan birlikte olduğun insandır çünkü
kimse bir başkasıyla ilişkisi olup olmayacağını önceden bilemez. Ve en önemli
iş de o kişiye iyilik yapmaktır çünkü insan yeryüzüne yalnız bunun için
gönderilmiştir.’’
Tek bir zaman varsa ve o da ‘şuan’sa, insanların en
çok kıymet vermesi gereken şuan onlarla olan insanlarsa ve en önemli iş de o
kişilere iyilik yapmaları ise: İnsan geçmişten gelen pişmanlıklarını ve
gelecekte olabileceklerin endişelerini kendine yük edindiği için güçsüz
düşüyordur. Çaresiz hissetmesiyle de an’a sıkışıp kalırken çokça zaman kaybediyordur...
Oysa an’ı değil an’da yaşarsa, hayatındaki insanlarla ilişkilerine kıymet verir
ve onlardan kıymet görürse hayatının kendiliğinden yoluna koyulduğuna şahit
olacağı söylenebilir mi?
3.
Hikaye:
Surat’ın Kahve Dükkanı
Hikaye bir grup farklı ırklardan ve dinlerden
insanın kimin inancını daha üstün olduğu hakkında tartışmasıyla başlar. Zeki
bir adam olan kaptanın ve konfüçyüs’ün öğrencisi çinli adamın en son yaptıkları
konuşmayla sona erer.
‘’Ayağınızın altındaki zemin yerine, gökyüzüne
bakarsanız, tüm bunları anlar ve güneşin sadece siz ve sizin ülkenizi
aydınlatmadığının görürsünüz.’’
‘’İnsanların arasındaki fikir ayrılıklarına ve
hatalara sebep olan şey kibirdir.’’
Kendisine ait olanları ve ait olmayı seviyor
insanoğlu. Ve tam da bu yüzden kendisini gerçekten sevemiyor olsa gerek.
Kendisini sevemediğindeyse bir başkasını sevmesi mümkün olmuyor. Oysa hiçbir
şeye sahip olmadığını sadece ‘olduğunu’ ve bir gün ‘olmayacağını’ hatırlar,
yani onun orada olmadığı bir yere mesela gökyüzüne bakarsa; herkesin kendisini
özel ve tek sandığı dünyanın ‘herkes’
için olduğunu, dolayısıyla aslında hiçbir şeyin yalnız ‘kendisi’ için olmadığını
görecektir. Her şey ‘herkes’ içindir ve eğer insanlar tek bir gökyüzüne sahipse;
birlikte gün doğumunu ve gün batımını izlemeyi öğrenmeleri gerekir.
‘’Bir insan tanrı kavramını ne kadar iyi bilirse, onu
o kadar iyi anlar. Ve onu ne kadar iyi anlarsa, ona kendini daha yakın
hisseder. Onun iyiliğini, bağışlayıcılığını ve insan sevgisini taklit eder.’’
Eğer insan, Tanrı’yı dolayısıyla neden var olduğunu anlarsa sebepler ve
sonuçlar birbirini tamamlayacak, cevaplanan sorular sayesinde kendisini
kötülüğe götürebilecek her yanlışın üstesinden sevgiyle gelebilecek gücü
kendinde bulacaktır.
4. Hikaye: İnsana Ne Kadar Toprak
Lazım?
Zengin olan Pahom’un toprak kazanma hırsını konu
alıyor. En sonunda bir arazinin ne kadarının onun olacağına gidip kendisinin
karar vermesini istedikleri bir anlaşma yapar. Gitmeli, onun olmasını istediği
alanı işaretlemeli ve gün batmadan geri dönmelidir. Hırsından son ana kadar koşturur
durur ve en sonunda geri döner ama artık ölmüştür. Pahom’u içine sığabileceği
kadar bir mezar kazar ve gömerler. Pahom’un ihtiyacı olan toprak parçası
yalnızca bir metre seksen santimetredir.
‘’Kefenin cebi yoktur’ sözünü duymuştur pek çok kişi;
işte tam da bu şekilde insan geçici olanların farkında olmaz, bir gün bu
dünyada bırakacağı her şeye ‘son’un ötesinde bir mana yüklemeyecek olursa; var
olduğu tüm zaman ancak ‘’ölümün peşinden koşmasını’’ anlatacaktır. Oysa ölüm
zaten insanı hayatı boyunca bir gün ansızın yakalamak için kovalar durur.
Öyleyse ölüme koşan insan manayı kaybetmiş, Tanrı’dan başkasına köle olmuştur.
Tanrı’ya köle olmayan insanın sonu da elbette kendisi gibilere ve kendisinden
de aciz olanlara kulluk yaparak zelil ve zebil olmak olacaktır.
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar

Yorumlar
Yorum Gönder