Nitelikli
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
BAY HİÇ KİMSE YA DA ‘HER ŞEY’
Hayat, insanları sayısız olasılığa açılan kapılar arasında seçim yapmaları için devamlı sınamalara tabi tutar. Yaptıkları seçimlerine onları ne gibi sonuçlarla karşılayacağı ise çoğu zaman muallaktır. Tahmin ettiğimizi sandığımız sonuçlar bile başka bir kapıyı tıklatır. Ama ya insanlar hayata geldiklerinden itibaren yapacakları tüm seçimleriyle sonuçlarından haberdar olarak dünyaya gelseydi? Yaptıklarının onları nelerle karşılayacağını bilen insanlar için her şey daha mı kolay olurdu? İhtimallerin sonsuzluğunda zamana takılı kalan insanı, sayısız ihtimalin doğurduğu bambaşka olaylar en başından yeni bir hayatı başlamaya mı sürüklerdi? Seçmeye ya da hayatın bizi sonsuz olasılıkla seçmesine tanıklık etmeye…
Bay Hiç kimse filminin
başkahramanı, çocuk yaşlarında bir seçimle sınanır; babasıyla kalacak ya da
annesiyle gidecektir. Meleklerin o daha dünyaya gelmeden dudaklarının üzerine
dokunmadığı-yaşamları boyunca olacakları unutturmadığı- Nemo yaşayacağı
hayattan tamamiyle haberdardır. Tüm bu olasılıkların can alıcılığı arasında
mutlu olmak için çırpınacaktır. Birinde annesiyle gitmeyi seçtiği küçüklüğü,
diğerindeyse babasıyla kalmayı seçtiği, başka birindeyse kendisini seçim
yapmaktan alıkoyacağı hayatlar yaşayacaktır. Çocukluğunda tanıştığı üç kızla
farklı hayatlarında evlenecek, çocukları olacak; bazen mutlu olduğu bu
hayatların hepsinin sonunda mutsuz olacaktır. Nerede başlayıp nerede, nasıl
bittiği belirsiz hayatlarındaki ortak nokta hepsinde de eşini seven mutluluğun peşinde
olan bir kişiliğe sahip olacağıdır.
Bilmiyor olmamızla bizi köşeye sıkıştıran hayat, biliyor olsaydık ne anlam ifade eder ne için yaşanırdı? Hayatın, varoluşun bir amacı varsa bilinmezliğinde olmalıydı, bilmiyor olduklarımız bizim kararlarımızla şekillenen yaşamımız, acı verici anları iyileştiren zaman… Her şeyi biliyor olsaydık acılarımızı bekleyecek, kaçınılmaz şekilde gözyaşı dökecek ve onlar geçip giderken gözlerimizi bir diğerleriyle aramızda ne kadar zaman kaldığına dikecektik. Farklı seçimlerle de olsa arkasında neler olacağını bildiğimiz yaşanmışlıklar, acılara ve sevinçlere yüklenebilecek anlamı yiyip bitirecekti.
112 yaşında kim olduğunu bilmeyen Nemo’nun sürekli gidip gelen karmaşa içerisindeki hafızasıyla artık aşkın olmadığı, insanların neredeyse ölümsüz oldukları bir dünya da yeri ne olabilirdi? Nemo’nun hayatlarının aşkın hayata anlam katacak esas şey olduğunu anlattığı açıktı. Hayatına anlam katabilecek yegane şey aşk olan Nemo, aşkın artık olmadığı bir hayatta buruş buruş teniyle gözlerini açtığında kaybolmuştu. Belki de bu kayboluşunu ölümsüz olmasını dilediği aşkın artık var olmamasına borçluydu -Filmde aşkın bu denli önemli oluşu içinse varoluşun ardındaki temel sebebin sevgi olduğunu düşündüm. Yaratıcı yarattığı her şeyi sevgisinden var kılmıştı- böylelikle ömrünün son bulmasını diledi. Her şeyi biliyor olarak gözlerini açtığı hayatına, ne bildiğini bilmeyerek veda edecekti. Belki bu veda onu başka bir maceraya götürecek, melekler onu bu kez unutmayacak; böylelikle dua etme hakkıyla, umut etme, hayal kırıklığına uğrama hakkıyla dünyaya gelmesine olanak sağlayacaktı. Pişmanlıklar duyacak ‘keşke’lerle, ‘belki’lerle, yaralarla, sevinçlerle gerçek bir hayat yaşayacaktı.
Zaman, bizlerin hayatının dışına çıktığımızda ne ifade
ettiğini bilmediğimiz zaman, geçiciliğiyle sonsuzluğa işaret eder. Zamanı
yaratan sonsuz bir güce inanırız. En azından ben inanmaktayım. Eğer irademiz
olmasaydı ya da kader alınyazısından ibaret olsaydı, bizim dünyadaki bir
bitkiden hayvandan ya da nesneden bir farkımız kalmazdı. İnsan dışında hiçbir
varlığa hayal etme gücü, karmaşasından henüz bir formülü bulunamayan duygular
ve düşünceler bahşedilmemişken insanoğlu, inanmak istediği hayatı; zaman
üzerine bir hayat yaşar, bu zamanın varoluş amacına ne denli hizmet ettiğine
bağlı olarak sonsuzluk eşiğine adımını atar. Bilmiyor olmak zayıflık değil
iradedir. Her şeye anlam katan bu bilmeyiştir. İnsanın var olduğunu fark etmesi
öncesinde onu yaratan bir zatın sonsuz varlığına işaret eder. Her birimiz birer
Nemo olsaydık her bahardan doğan, her güzde rüzgarın savurduğu, ayaklar altında
ezilen bir yaprak gibi bir döngünün esiri olurduk. Öyleyse hayatın anlamı
zamanı tanıyamamakla, kendini bilmekle kaimdir.
Yaşadığı hayatlarından birinde genç yaşlarında, daktilosunun başında, gelecekte yaşayacağı şeyleri yazmıştı Nemo; yazdıkları yaşadığı hayatlardan başka biriydi. Yazdığı o hayatta sevgilisinin onu aldatmasına şahit olmuştu, ardından üzüntüsü sebebiyle motosiklet kazası geçirmişti. Bu başına geleceklerin farkındalığıyla; başka bir seçim yaparak sevgilisinin onu aldattığı sahnenin sonrasında onun yanına gitmeye özen göstermişti: Böylelikle beraberlik sağladığı evliliğinde zamanla karısı sürekli depresif, krizler geçiren bir hale gelmişti. Nemo çocuklarına hem annelik hem babalık yapıyor, eşini her seferinde teselli ediyor, ona onu çok sevdiğini söylüyordu. En sonunda ise eşi geçmişte onu aldattığı adamı hala sevdiğini, özlediğini söyleyerek; onu, çocuklarını bırakarak tek başına bir yaşam sürmek üzere gider. Bu hayatında aslında sevdiği kadın hiçbir zaman onu sevmemiştir, başkasını seviyordur; kendisini sevmeyen bir adamı. Kendisine kucak açan Nemo’yu görmezden gelememiş onunla evlenmişti ama sonu mutlu bitmemişti.
Filmin bu kısmı adına düşündüklerim: Sevginin bir başkasının kalbine ekilebilecek bir şey olmadığı… Gerçekten seven kişinin sevilmediğini bilse dahi sevdiği kişiye öfke ve düşmanlık besleyememesindeki incelik… Diğer taraftan onu sevmeyen kişiyi bırakmamakta ısrar edişindeki bencillik... Buradaki bencilliğin sevginin sonsuz olanı arzulamasından kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Sevgi başlı başına geçici olan hiçbir şeyin kabul edilmek istenmediği bir faaliyettir: Ayrılık ihtimali son ana kadar, belki sonrasında bile düşünülmek istenmeyen kabul edilmekte zorlanılan bir durumdur. İnsanlar bir ömür eşleriyle birlikte olmalarına rağmen mutsuz olabiliyorlar. Çünkü sevgi içerisinde mükemmel olan hiçbir şeyin olmadığı bu dünyaya rağmen mükemmel olmayı, mükemmeli ister: Dünyadaki hiçbir şey onu memnun etmekte uzun vaade de yeterli değildir. Elbette insanlara, birçok şeye sevgi besleyeceğiz ama bunların bizi uğratacağı tatminsizliğe, yıkıcı mağlubiyete karşı sevgimizin amacı farklı olmalıdır. Eğer özellikle bir insanı sevişimiz varoluşumuzun ardındaki amaca hizmet etmiyorsa o insan; bu dünya da ardımızda bıraktığımız herhangi bir mal mülkten farksız olacaktır. Bu sebeple sevgi en çokta ilahidir.
Nemo’nun kendi hikayesini yazması, başına geleni değiştirmesiyle ilgili ise: Başına gelecekleri bilen Nemo; değişimini sağlayacağı olaydan da en başından beri haberdardı. Buradan yola çıkarak da insana sınırsız bilinç verilmiş olması durumunda her şeyin anlamsızlığa sürükleneceği söylenebilir. Tüm evreni yaratan tek bir yaratıcı varsa bir anlamdan söz edebilmek için bu sınırsız bilginin sahibi ancak o olmalıdır. İnsanı insan yapanda budur, insan ancak zayıflıkları içerisinde gösterdiği başarı ve mutlulukların değerini kavrayabilecektir. Dünya bir sınama değil; oyun-eğlence mekanı olsaydı; insandaki duygular düşünceler yetenekler ve daha birçok şey kıymetsiz olacaktı.
Cennet ve cehennem metaforlarından bahsetmeyen filmimizde bir tür reenkarnasyon söz konusuydu: Cennet bize sonsuz saadeti anlatır. Sonsuzluk kavramına akıl erdirme kabiliyeti olmayan insan, acının olmadığı bir mutluluğu farkına varıp varamayacağını sorgulayabilir. Bu konu hakkındaysa düşüncem dünyanın bunun için olduğudur. Mutluluğu ve acıyı tanımak, hangisini seçeceğine karar vermek, bilmediği onca şeyle sürdürdüğü dünya hayatından sonra artık bilmek istediği pek çok şeyi ve daha fazlasını öğreneceği sonsuz, kusursuz bir hayata sahip olacak olan insan... Sonsuzluğa sahip olan yaratıcının sonsuz mutluluğunda icabına bakabileceği ise diğer her şeyin yanında apaçık kalacaktır.
Gülden EREN
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Yorumlar

Çok begendim
YanıtlaSil